2012/ Sen de Gitme / Senarist
2011 / Gün Akşam Oldu / Senarist
2011 / Aşk Tesadüfleri Sever / Senarist
2010-2011 / Hanımın Çiftliği / Senarist
2007-2009 / Elveda Rumeli / Senarist
2006 / Hokkabaz / Yönetmen Yard.
2003 / G.O.R.A. / Cast Sorumlusu
2002-2006 / Kısa Film Yönetmeni
2002-2007 / Cast Direktörü
2002-2007 / Yönetmen Yard.
1999-2006 / Mimar Sinan G.S.Ü. Sinema-TV Böl.
(Yoğun istek üzerine) Sen de Gitme’nin 38. bölümünün sonunda İlker’in kızına yazdığı mektup:
“Birine seni seviyorum demek… onunla birlikte umut edebilmekmiş… Sadece onunla yan yana olduğun için, nefesine ortak olduğun için yaşadığını hissetmekmiş… Seni seviyorum demek aslında şükretmekmiş… ona dokunabildiğin her an için, hayatta olduğu için…
Bir acının iki ucundan tutup, birbirine tutunabilmekmiş sevmek… Kendinden bir parçayı ona vermek, eksilmeden çoğalabilmekmiş…
Kendini, prensiplerini hiçe sayman gerektiğinde, bunu kahramanlık saymadan sessizce yapabilmekmiş…
Bir ihtimal, küçücük bir ihtimal de olsa, onun gözlerinde kendini değil, sevdiğini aramakmış…
Seni seviyorum demek nefes almak kadar doğalmış istediğinde… Bir Pazar sabahı kapıyı çalıveren bir dost kadar güzel bir sürprizmiş…
Seni seviyorum demek… aslında biz varız demekmiş…
Seni çok seviyorum kızım… Anneni çok seviyorum…”
…
İtiraf ediyorum, bu satırları aşık olduğum adamı, eşimi düşünerek yazdım…
“Nada acontese por acaso”
“Hiçbir şey tesadüfen olmaz “ der bir Brezilya deyişi… Aşk Tesadüfleri Sever için notlar almaya başladığımda ilk bunu yazmışım defterime, etrafını kalınca çizmişim… İşte bu cümleyi aşk üzerinden anlatan bir film yapma fikri bana ulaştığında aylardan Mayıs, yıl 2009 idi…
Çocukluk hayalimdi bir sinema filmi yapmak ya da yazmak… Bütün ömrüm boyunca bu fırsata hazırlanmıştım… Sinema okulunda, setlerde geçen yıllarımda bir düşün peşinden gittiğimi hissettiğim, umutsuzluğa kapıldığım çok olmuştu… Bir gün çok sayıda insanın kendinden bir şeyler bulacağı bir film yapmayı dilemiştim bütün doğum günü pastalarımı üflerken…
Dün bir yazı okudum Aşk Tesadüfleri Sever’e dair ve bir kez daha anladım ki, dileğim gerçek olmuş… Dünyanın en şanslı insanı, hayalini gerçekleştirdiğine kendini ikna edendir…
Ne mutlu bana ki, yazdığım ilk uzun metraj senaryoda kendimi, çocukluğumu, Ankara’mı, hayatıma bir gün bir yerlerden değmiş, sözleriyle, halleriyle iz bırakmış insanları, artık aramızda olmayan göçüp gitmişleri, anneannemle dedemi diriltmişim…
Annem geçenlerde resimli mesaj göndermeyi öğrenmiş… Anneannem ve dedemin mezar taşlarını çekip yollamış bana, ikisi de çiçekler içinde… “Onlar seninle hep gurur duydu, onları haklı çıkardığın için teşekkür ederim” yazmış… Belki de ben böyle bir annenin kızı olduğum için kalemim de bu kadar nemli…
Ne mutlu bana ki, bu film için aklını fikrini aldığımız herkes bize kendi anılarının anahtarını vermiş… Filmdeki karakterler, dialoglar, sahnelerin büyük kısmı etrafımızdaki hikayelerden devşirildiği için nefes almayı becerebilmiş…
Ve hiçbir şeyin tesadüf olmadığını anlatmaya çalışan filmimiz, “bu kadar tesadüf olur mu” duvarını aşabilenler için, şimdiden bir klasik olmayı başarmış…
Buradan teşekkür etmek istedim… Bu filme zamanını, parasını ayırıp sinemada izleyen 2.5 milyon kişiye…. DVD’sini alıp defalarca izleyen on binlere… Bu filmi izlemekle yetinmeyip üzerine kalem oynatma ihtiyacı duyanlara… Bize gelen maillere, “sanki benim hayatımı yazmışsınız” diye başlayan binlerce mesaja… Facebook sayfasını beğenmiş 1.7 milyon kişiye…
Aşk Tesadüfleri Sever’i 2011 yılının en iyi filmi seçen Radikal Okurlarına, İsviçre’de Uluslararası Yarışmada “En İyi Film Ödülü”ne layık gören Lucerne Film Festivali’ne,
2011 yılının Sinema Filmi Ödülüne layık gören Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği’ne…
Ve bana öpüşmenin “film çevirmek” olduğunu öğreten anneanneme, ona ne kadar aşık olduğunu anlatmaktan yorulmayan, Kuğulu Park’a beni götürmekten yılmayan dedeme, ergenlikte tutulan günlüklere, içlerine hazineler sakladığımız o teneke kutulara, kağıt helvalara, Ankara’ya, yumurta savaşlarına, “Sen hiç İstanbul’a gidip Ankara’ya dönen gördün mü?“ diyerek beni göz yaşları içinde İstanbul’a uğurlayan anneme, “ben anneni ilk gördüğümde onunla evleneceğimi biliyordum” diyen babama, turbo sakız kartlarıyla bisiklet kapmaca oynadığım kardeşime, karlar altında tren garında karşıladığımız ve uğurladığımız herkese…
Engellendiğimiz, içimizde kalmış, gerçekleştiremediğimiz tüm hayallerimize, bizi destekler görünürken aşağı çeken tüm dost yüzlülere, yufkayı hamurken yemeği sevenlere, ses kaydı yaptığımız teyplere, söylemek isteyip de söyleyemediğimiz içimize attığımız tüm pişmanlık sözcüklerine, aldatsa da terk etse de sevmeye devam ettiğimiz sevgililere…
“Olamaz mı? “ diye soran şarkısıyla bu filmi yazarken sesi kulağımdan hiç eksilmeyen Bülent Ortaçgil’e, “Aşk Tesadüfleri Sever” cümlesi altında hepimizi birleştiren Murathan Mungan’a…
Ve tabii ki bu öyküyü tasarlayan ve ellerime teslim eden İpek Sorak’a, bu filmi yoktan var eden Ömer Faruk Sorak’a….
Belçim Bilgin ve Mehmet Günsür’a, tüm güzelliklerini filme yansıttıkları için… Diğer tüm oyuncularımıza, filmde emeği geçen, çekim öncesinden gösterime tüm süreçte canla başla inançla çalışan tüm ekip arkadaşlarıma…
(Yönetmen Yardımcısı: Defne Deliormanlı, ekibi: Demet, Mehmet, Aslı ve Cemre;
Prodüksyon Amiri: Serdar, ekibi: Zeynep, Asena;
Sanat Yönetmeni: Hakan Yarkın, ekibi: Ahmet Vahapoğlu, Özkan, Seher, Sinem;
Saç: Paşa, Makyaj: Neriman Eröz,
Set Fotoğrafı: Canan Abla, Kamera Arkası: Atilla Abi,
Görüntü Yönetmeni: Veli Kuzlu, Kameraman: Burak Kanbir, Işık Şefi: Giray Gergin ve Montaj: Çağrı Türkkan’a…)
Çok yoğun ve aralıksız bir çalışma, karalanmış defterler, yazılmış binlerce sayfa, onlarca klasör , taslaklar, sil baştanlar, ha gayretlerle geçen 1.5 yıl boyunca bana inancını desteğini hiç kaybetmeyen, bıkmadan bezmeden yazdıklarımı okuyup yorumlayan can dostlarım Elif, Başak, Aslı, Senem, Şeyba’ya…
Tüm o sabahlamalar, çalışma odamda geçen aylar boyunca klavyenin yanına kurulup, bana pofidik pofidik bakan Kedi Zihni’ye…
Ve bana evlenme teklif etmek için senaryoyu bitirmemi bekleyen, projeye dahil olduğum günden, galada filmi izlediğimiz güne kadar geçen 20 ay boyunca elimi bir saniye bile bırakmayan, “aşk” kelimesinin benim için karşılığı olan adama, Arda Erdik’e…
Teşekkür ederim…
Her görüşten, her yaştan, her gelir seviyesinden, her kökenden insanın aynı filmde kendinden bir şeyler bulabilmesi, bir gün belki hepimizin birbirimizi hissedebileceği, anlayabileceği umudunu da içermez mi?…
O zaman yeni filmler yapmak lazım avaz avaz…
Sevgiyle.
Aşk Tesadüfleri Sever’miş ya hani…
Korkuyordum ya hani ben bu filme gitmeye, sonunda korkuların üstüne gitmeye karar verdim ve gittim. Kiminiz mutlaka git, sakın kaçırma seni anlatıyor gibi geldi bana dediniz, kiminiz git mutlaka bizim hikayelerimiz Ankara’mız dedi, kiminiz gitme çok saçma bu kadar tesadüf bir arada olmaz dedi, biriniz de sakın gitme çok üzülürsün dedi. Ben de aranızdan 2 kişinin önerdiği gibi ani bir kararla tek başıma gittim. İyi ki de öyle yapmışım. Kendi düşüncelerimle film arasında kalıp filmi kaçırdığım anlar bile olmuştur, hele de birileriyle gitmeye ne hacet…
*** Şu andan sonrasını filmi izlememiş olanlar okumasın, baştan söylüyorum, sonra söylemedi demeyin hiç. ***
Ben daha filmin en başında, Deniz film görüşmesinde “1977 Ankara doğumluyum” diye başlayıp sağ ve sol profil vererek kendini audition yapanlara beğendirmeye çalıştığında sıkıntılanmaya başladım, bu film beni çok yoracak, yol yakınken çıksam mı diye düşündüm, zor bişey kendi hayatının içindeki çelişkileri perdede görmek. Sevgilisinin ailesiyle tanıştığı yemekte ve sonrasındaki araba sahnesinde iyice daraldım, bütün o oyunculuk tercihi ile ilgili yapılan tartışmalar, gizli yergiler, küçümsemeler, kibarca “gel seni bu hayattan kurtarayım”la aynı kapıya çıkan sevgi adı altında gösteriler. Var böyle insanlar, benim bu işe başlarken yanımda olan ailemin, hala yanımda olan insanların tamamı bana çok destek oldukları için kendimi çok şanslı hissettim. Tam o anda kız da zaten City’s in önünde cart diye frene basıp indi ya arabadan, biraz rahatladım, kalıp izlemeye karar verdim. Ne de olsa ben buraya korkularımı yenmek için gelmiştim zaten.
Filmin 1. yarısı bittiğinde etrafımdakilerin konusmaları beni kendi düşüncelerimden kopardı; “Ya nesini methettiler ki bu kadar bu filmin anlamadım valla!”… “Ne var ben anlamadım, bomboş bir film! Nesine ağladılar onu da anlamadım valla”
Düşündüm, anlamamaları o kadar normal ki; yürümeyi ilk öğrendikleri yaşlardan itibaren anne babalarıyla, ya da dedeleriyle Kuğulu Park’a gitmediler ki onlar. Gençlik Parkında bir su birikintisinin kenarında oturup, “Oh ne iyi ettik de geldik” diye ailecek mutlu mutlu bir pazar günü geçirmemişlerdir. Hayatının ilk yetişkin oyununu Şinasi Sahnesi’nde izleyip, aradan 20 yıl geçtikten sonra Ankara’ya tiyatro turnesiyle gelip Şinasi’de sahneye çıkmanın ne olduğunu kaç kişi bilebilir ki? Yazık anlamadılar tabi filmin 1. yarısından hiçbişey, kaç Kolejli tanıyorlar acaba hayatlarında? Ne bilsinler bizim her Haziran’da karne günü Tunalı’da yumurta savaşı yaptığımızı? Eminim 2. yarıda da çok şey anlamadılar, bizim anladığımızın onda birini anlayamadılar, onlar eminim oyun çıkışı “Napılır bu Ankara’da ya? Eğlenilecek bir yer var mıdır ki?” diyen çocuğun Ankara’ya yabancılığı kadar filme yabancı kaldılar. Manhattan’a gitmek nedir, Manhattan’da arkadaşlarının sahnede olması nedir, Manhattan’da sahnede olmak nedir, Botanik Parkı, Seğmenler Parkı, Kuğulu Kavşağı, And Sokak, Atakule, Karum’un merdivenleri, arkada otelin silueti, Cafemiz, ve hatta 5 saniyelik bir karede Esenboğa Havalimanı’nın dünya çapında aldığı ödülün görüntülenmesi, ne gibi bir anlam ifade etmiş olabilir ki salonda oturan çok aşık çiftler için? Film boyunca 06 plakaları görerek bile nasıl hasret giderdiğimi anlatmak isterdim onlara. Hani diyor ya Özgür Ankara’daki son sahne aldıkları yerde, bundan sonra yola İstanbul’da devam edeceğiz, ama kalbimiz hep Ankara’da. Hani Deniz’in dedesinin dediği gibi: “Ankaralılar için Istanbul bir başkasının çocuğu gibidir, gülünce iyi güzel de, ağladığında bırakıp kaçmak istersin” Benim için de böyle mi? Ne zor bişey insanın bir şehirde yaşayıp kökünün ve bütün kaynaklarının başka bir şehirde olması.
Ben de aynen filmin kahramanları gibi 7 seneden uzun zamandır buradayım, benim de ailemin dönüp gelmemi istediği çok zamanlar oldu, Ankara’ya dönmediğim için çok pişman olduğum zamanlarım vardır benim de. Hala her ay, o tren garındaki sahneler benim için de çeşitli istasyonlarda yaşanır; “Aman kızım dikkat et kendine, iyi ye, yorulma, paran var mı, üşütme sakın…” “Tamam merak etmeyin beni…” Benim de Ankara’da bazen dargın bıraktıklarım olmuştur, içimde o huzursuzlukla Istanbul’a döndüğüm zamanlra. Ama hiçbir kırgınlık, ağızdan çıkan hiçbir laf, etle tırnak gibi olan insanların birbirine hasret gitmelerine sebep olmamalı bence, hiçbirşey o kadar uzatmaya değmez bu hayatta. Sevdikleriyle evi arasında kilometrelerce uzaklık olan insanlar benim dediklerimi çok iyi anlayacaktır, hep bu korku ve endişe vardır, hepimizde.
Tesadüfler başrolde diyorlar bu film için. İki çocukluk arkadaşının yıllar sonra Istanbul’da karşılaşıp bir balıkçıda balık yiyerek başlayan hikayeleri sonun başlangıcı. Adamın iyi niyetli sıcaklığının altındaki mütevazi hali… “Benim de doğumgünüm olduğunu söylemek istemedim çünkü senin üzerindeki ilgi dağılsın istemedim” bunu yapacak ne kadar az insan vardır, ya da ben unuttum artık. Kızın deli dolu asiliğinin başına buyrukluğunun altındaki kırılganlığı ve yıllar öncesinden gelen kırılmışlığı. Babası tarafından hayalkırıklığına uğratılmış kızlar her zaman bize göre hayata 1-0 yenik başlıyor bence. Filmin bazı hayatımdan uzaklaşan minör hikayelerine rağmen o kadar çok sahne ve o kadar çok hikaye benimdi ki, yine aranızdan iki kişinin dediği gibi, sanki bu film benim hayatımı anlatıyor, 1977 Ankara doğumluyum, Kolej mezunuyum, oyuncuyum, aynı Deniz gibi genellikle bembeyaz giyiniyorum ben de bütün sahnelerimde, aynı onun gibi bambaşka bir duyguyla oynuyorum bazı günler bazı sahneleri, kafamdan neler geçiyor neler, tesadüf bu ya benim de doğumgünlerime genelde oyun günleri denk gelir. Ama adımı aynen kullanmak istememişler sanki, bir harfle değiştirmişler işte. En çok tesadüfler var başrolde bu filmi izleyenler için, ama yine aranızdan birçoğu ve benim için bu filmin başrolünde bir şehir var, çünkü bizim bütün hikayelerimizde hep bu şehir var; yürüdüğümüz sokaklar, araba kullanmayı ilk öğrendiğimiz yollar, o müzikleri dinlediğimiz, o oyunları izlediğimiz, top oynadığımız, yumurta savaşı yaptığımız, kuğulara simit attığımız… Çünkü, karın hiçbir yerde bu kadar güzel yağmadığı, bu çirkin kuru şehir bizim ailemiz, dostumuz, sevgilimiz, doğduğumuz ve er ya da geç döneceğimiz toprağımız.
Domuz gibi çıktım filmden. O birinci yarıda hiçbirşey anlamamış olan aşık çiftlerin hepsi çıkışta selpaklara dadanmışlardı. Ben bir damla bile ağlamadım, öyle kafam dimdik çıktım salondan, sonra da alışveriş merkezi’nden sokağa. Derin bir nefes aldım, düşüne düşüne eve yürüdüm karanlıkta. Bu filmin bana verdikleriyle Ankara’lı olmayan arkadaşlarıma verdikleri ne kadar farklıdır diye düşündüm, sonra da amaaaan dedim, bir sefer de bize olsun bu film, varsın bizim anladığımızı anlamayıversin Istanbul’lu. Ankara’yı ve uzakta olan bütün sevdiklerimi düşündüm.
Düşündüm ki bu filmden çıkınca aklınıza düşen, hemen aramak istediğiniz insanlar varsa, işte o insanlar önemlidir, onları hayatınızdan isteseniz de çıkaramazsınız. Ve eğer bu filmi izledikten sonra aklına düştüğünüz, sizi hatırlayan insanlar varsa, bilin ki onlar için de siz aynen öylesiniz.
Eve geldiğimde aynada kendi görüntüme inanamadım, setten çıktığım için makyajlı olan suratım, aynı Deniz’in son sahnedeki hali gibi yol yol yanaklarımdan aşağıya akmış. Bir ölüyü oynadığım için her zaman olduğu gibi beyaz olan kostümlerimin paltosu vardı üzerimde. Aynı Deniz’in son sahnedeki hali gibiyim. Ve hiç ağlamadığımı düşünürken nasıl bu kadar ağlamışım ben?
Yokladım kendimi. Yok, ölü değilim, çok şükür yaşıyorum, demek ki hala umut var!
SİYAD Ödüllerinde Aşk Tesadüfleri Sever’in hiç adaylığı olmaması; Bir filmde 4 dönem yaratmış Sanat Yönetmeni Hakan Yarkın’a haksızlıktır. Keza, Görüntü Yönetmeni: Veli Kuzlu, Montaj: Çağrı Türkkan ve Müzik: Ozan Çolakoğlu’nun aday olmayışı da öyle…
Diğer bütün dallar yoruma açıktır ama bu dediklerimin adaylıklarının yok sayılması bende bu ödüle güveni sarsmıştır…
Siyad adaylıkları için:
http://www.antraktsinema.com/haber.php?id=994#.TwWe82Sh5dg.twitter

Babaannem Neriman Şit
Küçücük tefecik bir kadın, son zamanlarda iki büklüm ama hep güler yüzlü…
Titrek sesiyle “canım canım” diye sever torunlarını, bir saniye yerinde durmaz, hep ama hep gülümser, parmağında dedem öldüğünden beri 20 senedir çıkarmadığı artık ona bol geldiği için de arasına kağıt peçete sıkıştırdığı alyansı….
Babaannem 1926 Bursa doğumlu… Bir asker kızı, yeşil gözlü bir beyaz hatun… İnşaat mühendisi kocası dedemi kanserden kaybetti, inşaat mühendisi bir oğlu, İngilizce öğretmeni bir kızı, hepsi işinde gücünde dört torunu var…
Acıbadem’de dedem öldükten sonra alınan evde tam 16 senedir yalnız yaşıyor babaannem… Üniversiteyi ilk kazandığım yıl, -Mimar Sinan Sinema TV Bölümü’nü babaannemle kalıyorum… Her gün yemek yapıyor bana en çok da kestane haşlıyor… Odamın duvarına posterler yapıştırıyorum diye kızıyor, duvarlar bant izi dolmuş, haklı…
Sonra ayrılıyorum oradan… Bayramlarda, anneler gününde, aile toplandıkça ya da içime dert oldukça gidip görüyorum onu, yatıya kalınca çok seviniyor, bazen de Kadıköy’e inip geziyoruz, meşhur köftecisi var 15 senedir gittiği… Tanıyorlar onu orda Neriman teyze diye kapılarda karşılanıyor…
Ona gittiğimde eskiden kaldığım odada kalıyorum, sanki onca yıl geçmemiş gibi… Duvarlarda hala posterlerimden kalan bant izleri… Babaannem tuvaletin sifonunu çekip duruyor titiz, bir de benim duş jellerimi çok seviyor, giderken götürüyorum hep ona… Meğer kafasına da dökermiş, keşfettiğimizde gülüyoruz, ilahi diyor bana,
“şampuan dediğin başa sürülür…”
O yaşına kadar faturalarını kendi yatırmış, alışverişini kendi yapmış hep… Öyle seviyor… Kapıcısı var; Cumhur, uzun boylu…
Onu pek seviyor arada oturmaya çağırıyor onları… Her gün Posta Gazetesi istiyor ondan… Bir de huyu var gazetenin kenarına özel günleri not alıyor…
“Bugün Evren’in doğum günü, aramayı unutma… Bugün Sema ve Cem’in evlenme yıl dönümü… Allah uzun yıllar versin…”
Geçen yaz merdivenden düşüyor babaannem… Ondan sonra da birden çöküyor. Artık kendine bakamaz halde, dengesi yok, geceleri korkuyor, tansiyonu yüksek, yemek yemeği, su içmeyi unutuyor… Halam ne kadar istese de hep onunla kalamıyor, o da inatçı çıkmıyor evinden… Benim kalabildiğim 2-3 gün onunla ama hali artık korkutuyor… Sanki bir gece yatıp sabah uyanmayacak gibi..
Bense yaz sonu evleneceğim, beni gelin görsün istiyorum… “Eylül’e kadar zor” diyor bana…”İnşallah görürüm mürüvvetini… “
Bir bakıcı tutuluyor sonunda… İyi bir şirketten iyi referanslarla bir kadın geliyor…
Yıllar sonra benim kaldığım odada, benim uyuduğum yatakta uyuyor, benim dolabımda giysileri, kütüphanemde kitapları var… Bu kadının adı Derya Aktaş,
“Anne” diyor babaanneme, babaannem de ona “Derya kızım” diyor.
Çok zayıflamış bakımsız kalmış olan babaannemi bir kaç ay içinde kilo aldırıyor Derya Aktaş.. Her gün yemek yapıyor, bir de düşük çeneli ki, birbirlerini dinlemeden konuşup duruyorlar babaannemle, oyalanıyor diye seviniyoruz… Hepimizin içi rahat, babaannem dualar ediyor Derya kızına… Keşke daha evvel çıkarsaydı Allah karşıma… diyor… Eylül’de evlendiğimde düğüne gelemiyor ama gidip elini öptüğümüzde göz yaşlarına boğuluyor babaannem… Derya kızım sayesinde bu günleri de gördüm diyor…
Aradan 5 ay geçiyor… Bundan tam 1 yıl önce bugün, 14 Aralık 2010 günü öğleden sonra, Derya Aktaş babaannemi öldürüyor… Yanlışlıkla, istemeden falan değil, vahşice katlediyor…
Zavallı halam buluyor babaannemi kanlar içinde… Boğazı kesilmiş…
Bütün haber bültenlerinde, bütün gazetelerde olay “bakıcı şiddeti” diye manşete taşınıyor.
Babaannem; hep okuduğu Posta Gazetesi’nde birinci sayfa haberi oluyor…
Derya Aktaş sesler duyduğunu, Allah’tan buyruklar aldığını ve bu buyruklara uyarak babaannemi öldürdüğünü söylüyor mahkemede… “Keşke olmasaydı” diye de ekliyor… “Çok severdim anneyi…”
Derya Aktaş’ın heyet raporuyla şizofren olduğu tespit ediliyor, cezai ehliyeti yok yani… Henüz mahkeme sonuçlanmadı ama ilk duruşmaların neticesinde Bundan 10 yıl önce Ankara’da şizofreni teşhisiyle tedavi gördüğü ağır ilaçlar kullandığı saptanıyor… Çocukları var Derya Aktaş’ın… Onu bakıcı diye refere eden çalıştıran bakıcı şirketi yetkilileri var… Hiç kimse bize söylememiş bu “detayı”…
Üstelik bakıcı şirkete dava açma hakkımız bile yok, çünkü yasalara göre , işveren olarak işçilerinin akli dengesinin yerinde olup olmadığını sormakla, psikiyatrik rahatsızlıklarını bilmekle ya da soruşturmakla mükellef değil bu firmalar… Sağlık raporu getiriyorlar size ama mental sağlığı dahil değil bu raporlara…
Neriman Şit, Babaannem yaşasaydı bu yıl 85 yaşını görecekti… Torununun çocuğunu -4 aylık Ayda’mızı sevebilecek, diğer torunu Berkay’ın askerden döndüğünü, bir diğerinin, yani benim ise yazdığım ilk sinema filminin, Aşk Tesadüfleri Sever’in vizyona girip, çok da başarılı olduğunu görebilecekti…
Bu yazıyı olaydan ancak 1 yıl sonra yazabiliyorum… Ailemizde bu olayın peşi sıra gelen hastalıklar, psikolojik travmalar, kabuslar henüz bitmiş değil… Kime ve neye isyan edeceğimizi, kime hesap soracağımızı bilemiyoruz… Muhatabımız ilaçlarla pelteye dönmüş olan Derya Aktaş mı? Hastalığı onun suçu mu? Biz bunu ön göremez miydik? Bakıcı şirketinin suçu vardı yoktu… Bu sorular faydasız…
Bu yazıyı yazıyorum çünkü babaanneciğimi yüreğimin en derininden doğru sevdiğim, özlediğim; yaşamının bir üçüncü sayfa haberinden ibaret olmadığı, uzun ve güzel ömrü boyunca bu dünyaya çok hayırlı ve güzel işler yapmış evlatlar, torunlar yetiştirdiği bilinsin istiyorum…
Bu yazıyı yazıyorum çünkü Google’a onun adı yazıldığında başına gelen şeyle değil bizim ona olan sevgimizle ilgili de bir kaç satır çıksın istiyorum…
Ve bu yazıyı yazıyorum çünkü; Şizofreni ve benzeri hastalıkların neden korkutucu olabileceğini, bu vakaların hafife alınmaması gerektiğini, ülkemizde her yıl pek çok sayıda insanın şizofreni hastaları tarafından katledildiğini hatırlatmak istiyorum…
Huzur içinde yat babaannem…
Nuran Evren Şit
Loading posts...